Kerbela’da İmam Hasan Yadigarı’nın Şehadeti

Abdullah İmam Hasan’dan emanet kalmıştı İmam Hüseyin’e (a).

Daha çok küçüktü, o kadar ki kadınların içinde duruyordu.
Yüreği patlayacak gibiydi… Amcasının artık hiç bir yardımcısı kalmamıştı çünkü!
Amca oğlu Ali Ekber, kendi abisi olan Kasım ve diğerleri birer birer meydana gitmiş, cansız bedenleri pare pare ve kanlar içinde çadırlara geri gelmişti.
Ama onlar büyüktüler. En genç olanları Kasım idi. Kasım çok gençti, asker elbiseleri üzerine oturmuyordu, hatta beline taktığı kılıç bile eğri duruyordu. Ama olsun o da erkekler arasında yerini almış ve İslam uğrunda şehadet şerefine nail olmuştu.
Abdullah, kendi kendine düşünüyordu: Acaba amcama gidip savaş meydanına çıkmak için izin istesem verir mi?
Kasım’a bile zor izin vermişti. Hatta git savaş bile dememiş ancak mani de olmamıştı. Belki kendisine de izin verirdi, kim bilir?
Yok yok… izin vermez amcam. Ben daha çocuk sayılırım. Bıyıklarım bile terlememiş. Amcamı üzmeye gerek yok. Takdir böyle imiş… diye geçirdi içinden.
Bu düşünceler akalına gelip duruyordu. Bütün vücudu bir öfke yumağı bir hüzün yumağı oluvermişti ama kendine engel olmayı başarıyordu.
* * *
Amcası artık yapayalnızdı. En son askeri de şehid olmuş ve hiç bir yaveri kalmamıştı. Öyle ki altı aylık bebek Ali Asgar bile İmam’ın eli üzerinde oklanmış ve o dahi şehit olmuştu.
Abdullah artık kendine engel olamıyordu. Kanı damarlarında durmuyordu. Yüreği göğsünü delecekti sanki her an…
İmam Hüseyin’in (a) atına binip meydana gitmesini seyrediyordu çadırların olduğu yerden. Belli ki onun da savaş meydanına gitmek isteyeceğini tahmin edenler vardı. Kadınlardan bazıları onca feryat figan içinde bile Abdullah’a göz kulak oluyorlardı. Kim bilir, belki de amcası özellikle Abdullah’a dikkat edin! Savaş meydanına yaklaşmak isteyebilir, diye tembihlemiş olabilirdi.
İmam Hüseyin (a) meydana çıktıktan bir süre sonra geri döndü. Mübarek başından kanlar akıyordu. Abdullah bu manzarayı görünce iyice deliye dönmüştü. Amcasını böyle kanlar içinde görmek onu tümüyle alev alev yakıyordu. Ama gene de sabretti… Gitmek istese de bırakmazlardı zaten.
Gözüyle İmam Hüseyin’i takip ediyordu. İmam yaralı başına bir beyaz bez sardı ve tekrar meydana doğru ilerledi. Bu sırada Abdullah halası Zeyneb’in yanına doğru bir iki adım attı.
Kadınların hepsi yüreklerinde kopan kızılca kıyametle kendilerinden geçmişlerdi adeta… Halası İmam Hüseyin’e (a) bakıyorken göz ucuyla da kendisine yaklaşan Abdullah’a dikkat ediyordu.
Abdullah’ın sabır kâsesi çoktan dolmuştu. Meydana doğru yönelen İmam’ın karşısındaki alçak düşmanlara bakıyordu. Biri kılıcını, biri mızrağını biri okunu aziz amcasına doğru çevirmişlerdi.
Vahşi haykırışları duyuluyordu:
Ey Hüseyin! Ne oldu? Artık sana yardım edecek kimse kalmadı mı?
Hani nerde askerlerin? Neden geri döndün? Korktun mu yoksa?

Bu seslerin her biri bir zehirli mızrak gibi Abdullah’ın minik ama gayret ve hamiyet dolu yüreğine saplanıyordu. Artık duramazdı… Hayır! Artık duramazdı. Kılıç darbeleriyle ölmese eğer, ömür boyu kulağında çınlayacak bu sesler onu zaten öldürecekti.
Hiç bir şeyi düşünecek mecali yoktu artık. Yaydan fırlayan ok gibi sivrilip koşmaya başladı. Halası Zeyneb kendisini fark ettiğinde artık eli ona ulaşacak gibi değildi. Bir yandan da feryatlar ediyor aslanlar gibi kükrüyordu Abdullah.
Daha çadırlardan uzaklaşmamıştı ki İmam Abdullah’ı far ketti!
Endişeyle çadırlara doğru seslendi:
-Zeyneb! Abdullah’ı bırakmayın! Tutun onu!
Hz. Zeynep vazgeçmedi. Abdullah’a ulaştı. Ama Abdullah dönmemekte kararlıydı, feryat ediyordu:
-Asla amcamdan ayrılmayacağım. Ben amcamdan ayrılmayacağım!!
Zeynep o aslan yavrusunu zapt edemedi maalesef…
İmam ve Abdullah artık Şeytan yüzlü düşmanların arasındaydılar. Kuduz köpekler gibi saldıran soysuzlar sürüsü içinden Ebcer Bin Kaab isminde bir namert fırsat kollayıp kılıcını İmam’a doğru salladı. O an Abdullah “Amcamı mı öldürmek istiyorsun, ey namert!” diye feryad ederek elini İmam’ı kollamak amacıyla kılıcın önüne uzattı. Keskin kılıç Abdullah’ın elini bir yaprak gibi biçti.
Abdullah, “Anneee!” diye öyle bir feryat etti ki, sesi çadırlardaki kadınlara ulaştı mı bilinmez ama İmam Hüseyin’in yaralı yüreğine taptaze bir yara açtı!
Eli kesilmiş ama derisi kopmamıştı. Kanlar fışkırmakta eli, kolunun üzerinde asılı kalmıştı. İmam hemen Abdullah’ı kollarının arasına alıp göğsüne yapıştırdı. “Yavrum! Bu acıya sabret! Bu belada dahi hayır var. Rabbim seni salih kullarından olan baban ve dedenin yanına alacak!” diye Abdullah’ı teselli etti.
Amca ve yeğen o vahşiler sürüsü içinde muhasara olmuşlardı. Ne kadar zordu İmam Hüseyin (a) için ki, abisinin kuzusunu o kurtlardan koruması imkânsızdı. Kılıçlar, mızraklar arasında kalmışlardı…
Abdullah’a en son darbeyi indiren Hermele Bin Kahil el-Esedi isminde bir melun olmuştu. Hasan-ı Mücteba’nın sevgili yavrusu Cennet bahçelerinin en güzel köşesini bile kıskandıracak bir yerde yani Şehitler Efendisi’nin kucağında can vererek muradına erdi.
Gözlerini kaparken, sevgili amcasının düşman ordusu arasındaki yalnızlığı gözlerinin ferinde kayıtlı kalmıştı. Fatıma’nın (a) mazlum oğlunun hali, Abdullah’ın da can verir halde gözünün arkada kalmasına sebeb olmuştu.
Ahh… Keşke Hüseyin (a) için bir defadan fazla ölmek mümkün olsaydı!
Ersan Baydemir – 2015 Tasuası

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>